Olağan Devre – 22. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1. Okuma Yeremya 20,7-9; Mezmur 62; 2. Okuma Romalılar 12,1-2; İncil Matta 16,21-27

Allah’ın düşünceleri ve planları bizim için gerçekten öngörülemez. O bizi şaşırtır; tıpkı bugün peygamber Yeremya’nın söylediği gibi: «Beni kandırdın, ya Rab, ben de kandım». Rab konuştuğunda bizi ikna eder, ama 
sonra O’nun yapmak ve söylemek istediklerinin bizim anladığımızdan farklı olduğunu fark ederiz. Bu yüzden peygamber şöyle der: «Beni kandırdın». Allah’ın teklifi güzel görünür, ama sonra insanların bunu kabul etmediği ortaya çıkar. İnsanların gerçekten başka düşünceleri ve zıt arzuları vardır; öyle ki, Allah’ın tekliflerini duyuran kişi, kendisi de reddedilmiş ve zulüm görmüş bulur. Yeremya, kendisini insanların gözünde sevimsiz kılan sözleri duyurma davetini geri çevirmek ister, fakat şöyle demek zorundadır: «yüreğimde yanan bir ateş sanki vardı» öyle ki itaat etmeyi reddedemez. İşte İsa’nın öğrencilerine de olan budur: O, onlara, Simun Petrus’un “Mesih, yaşayan Allah’ın Oğlu” olarak ilan ettiği Kendisi için olan Allah’ın isteğini bildirir. Ve işte 
tam da bu öğrenci, haça gerilmeyi, ölümü ve dirilişi öngören Öğretmeninin peygamberliğini reddeder. Bunu duyduktan sonra, İsa’nın karşısına çıkıp O’nu azarlar; bunu kendinden emin bir şekilde yapar, 
belki de iman beyanı nedeniyle İsa tarafından övülmüş olması yüzündendir. O, İsa’nın kim olduğunu bilir, fakat O’nun yolunu kabul etmez; O’nun için öngörülen şeyin Baba’nın isteği olduğunu bilmez. 

Jesus said to them all… If anyone desires to come after me, let him deny himself, take up his cross, and follow me. Luke 9:23


Peygamberler bunu açıkça bildirir ve İsa da onların sözlerini açıkça tekrarlar, fakat Petrus bunu kabul etmez; şöyle der: «Allah korusun, ya Rab! Senin başına asla böyle bir şey gelmeyecek!». İnsana hoş gelmese 
de, Rab’bin sözleri değişmez. Petrus, Allah’ın krallığında önemli bir rol üstlenmiştir, yine de uyarılması, azarlanması ve eğitilmesi gerekir. İsa ona şöyle demelidir: “Çekil önümden”, öğrencinin yerini hatırlatır 
ve sanki sen benim öğretmenimmişsin gibi öne çıkma der. Yerine dön, aksi takdirde “Sen  bana engel oluyorsun”, yani: sözlerinle gösterdiğin reddiye ile, Peder’in isteğini yerine getirmemi, haçımı taşıyarak 
insanları kurtarmamı engellemeye çalışıyorsun; sözlerin, yeryüzünde göklerin krallığının doğuşunu her zaman engellemek isteyen, çölde bana putperestlerin benimsediği seçimleri önererek beni aldatmaya çalışmış olan düşman Şeytan’a yakışır. İsa, tüm öğrenciler için öğretisini tamamlar. Haç, sadece Kendisinin ayrıcalığı değildir; O’nu izlemek isteyen herkesin normal durumudur. Göklerin krallığını oluşturmak, 
sadece kralına değil, herkese bir bedel ödetir. O, örnek olur ve her şeyden önce motivasyonu gösterir: «Hizmet etmek ve birçokları için canını feda etmek». Öğrenciler hangi haçı taşıyacaklar? Kendilerini 
inkar edecekler! Bu, tüm insani arzularla çelişen sözdür: kendini inkar etmek! Bunun için fırsatlar, çeşitli ve her gün karşımıza çıkandır. Kendimi nasıl inkar edebilirim? Her şeyden önce, hiçbir şeyden şikayet 
etmem. Sağlık sorunlarımdan, unutkanlıklarımdan, yetersizliklerimden şikayet etmem, ama her şeyden önce başkalarından şikayet etmem: bana nasıl davrandıklarından, beni nasıl anlamadıklarından, gecikmeleriyle 
beni nasıl beklettiklerinden, merhametsizce konuştuklarından, bazen beni nasıl hor gördüklerinden ya da dinlemediklerinden; ve onların günahlarından da şikayet etmem. Konuşmalarımı kontrol ettiğimde ve 
saldırgan sözlere bile huzur ve yumuşaklıkla cevap verdiğimde de kendimi inkar ediyorum. Üstelik her gün, kendi aceleciliğimi ve arzularımı inkar ederek, her şeyi huzur, sükunet ve Baba’ya ve O’nun ilahi düşüncelerine teslimiyetle karşılayarak üstesinden gelmem gereken beklenmedik durumlar vardır. Böylelikle, tam bugün Aziz Pavlus’un bize armağan ettiği sözü de yerine getirmiş oluruz: «kendinizi Allah’a diri, kutsal ve O’nu hoşnut eden bir kurban olarak sunun». O da bize kendimizi inkar etmenin bir yorumunu sunarak şöyle der: «Bu dünyaya uymayın, ama düşünce biçiminizi yenileyerek kendinizi dönüştürün». Biz göklerin krallığında yaşıyoruz ve bu nedenle bu dünya için ‘normal’ sayılan davranış biçimlerini benimsememeye ya da sürdürmemeye çalışıyoruz. Küçük ve büyük meselelerde, kibir, gurur, çeşitli biçimlerdeki bencillik ve 
açgözlülüğün kural olduğu bu dünyada düşünülüp hareket edildiği gibi düşünmeye ve hareket etmeye zaten fazlasıyla alışmış durumdayız. İsa’nın öğretileri sayesinde düşünme ve davranış biçimlerimizi yeniliyoruz. Bu nedenle, kendimizi inkar etmeyi öğrenmemiz gerekir; bu bizim için bir haç, bazen de ağır bir haç haline gelse bile. İşte bu haç sayesinde «Allah’a hoş gelen, kutsal ve canlı bir kurban» haline geliriz. İsa’ya itaat etmek bizim için bir sevinçtir; bu itaat, bizimle birlikte ya da yakınımızda yaşayan insanlar tarafından takdir edilmese de. Yeremya gibi şöyle diyeceğiz: “Kalbimde yanan bir ateş vardı”; bu, O’na olan her itaatimizi büyük bir lütuf olarak yaşamamızı sağlayan İsa’nın yaktığı ateştir!
P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 21. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1.Okuma: Yeşaya 22,19-23 Mezmur 137; 2.Okuma: Romalılar 11,33-36; İncil: 
Matta 16,13-20

Baş uşak Sebna, halkın içinde bulunduğu tehlikeler için tövbe edip dua etmek yerine, zenginlik ve sefahat içinde bir hayat sürerek kendisini bol ziyafetlere veriyordu. O ve önderler tövbe etmeye davet edilmişti, 
fakat bunun yerine sadece kendi zevklerini ve eğlencelerini düşünüyorlardı. Bu nedenle Allah peygamber Yeşaya’ya şöyle der: Böyle bir adamın yeri, sadakati kanıtlanmış başka biriyle doldurulmalıdır. Bu 
kişi Elyakim’dir; o, komuta cüppesini ve kemerini alacak ve anahtarlar  ona teslim edilecektir: “O açarsa, kimse kapatamaz; o kapatırsa, kimse açamaz”. Bu olay, İsa’nın Simun Petrus’a söylediği sözleri anlamamıza yardımcı olabilir. İsa, Simun Petrus’a “göklerin krallığının anahtarlarını” vaat eder. Şimdiye kadar bu anahtarlar kimin elindeydi? Onları, tüm halkı yönetme hakkına sahip olduklarını düşünen baş kahinler ve din bilginleri elinde tutuyordu. Bunlar kendilerinin Allah’ın isteğini bildiklerinden ve öğretebileceklerinden emindiler. Kendilerini Allah’ın aracıları olarak görüyorlardı, fakat İsa geldiğinden beri O’nu tanıyamadıklarını 
ve kabul edemediklerini gösterdiler. İsa, peygamberlerin öngördüğü mucizeleri gerçekleştirerek kimliğinin kesin işaretlerini veriyordu. Simun bunu biliyordu ve İsa’nın “Ya siz, benim kim olduğumu söylüyorsunuz?” sorusuna cevap vererek bunu herkesin önünde açıklamıştı. O, emin bir şekilde şöyle demişti: «Sen, yaşayan Allah’ın Oğlu Mesih’sin». Bu cevaba karşılık İsa, öğrencisinin krallığının anahtarlarını omuzlarında taşıyabileceğini anladı.

Din bilginleri ve önderler İsa’yı engellemekten başka bir şey yapamıyorlardı ve bunu da yapıyorlardı; hatta O’nu Beelzebul’un yardımıyla hareket eden biri olarak göstererek halkı O’na düşman etmeye çalışıyorlardı. Bu önderler ve dini otoriteler artık Allah ile işbirliği yapanlar değil de, aksine, Peder’in gönderdiği kişiyi reddederek O’nun düşmanları olmuştu. Göklerin krallığının anahtarlarını elinde tutmak, bu krallığın kralının bir numaralı yardımcısı olmak anlamına gelir. İsa henüz bu anahtarları Simun’a teslim etmez, fakat ona söz verir: Kutsal Ruh geldiğinde anahtarları alacaktır. O zaman bu anahtarları gerçek bir ayırt etme yeteneğiyle kullanabilecektir: Kapıları açabilmeli, ama aynı zamanda kapatabilmelidir; yani, İsa’yı gerçekten dinleyen ve kendi kralına itaat edildiği gibi O’na itaat edenleri, O’nu izleyenlermiş gibi davranan, 
fakat kendi çıkarlarını elde etmek için ya da ikiyüzlülükle O’nu izleyenlerden ayırt edebilmelidir. Petrus, bu ayırt etme yeteneğine sadece kendisine verilecek olan Allah’ın Ruhu sayesinde sahip olacaktır; bu Ruh, diğer havarilere de verilecektir. Petrus’un söylediği sözler – ifade ettikleri imanın güvenliği ve istikrarı nedeniyle ona bu lakabı (Petrus, ”kaya” demek) kazandıran sözler – o kadar doğrudur ki, İsa bunları, Allah’ın Kendisi, Peder tarafından öğrencisine ilham verilmiş sözler olarak kabul eder. Bu sözlerin içeriği üzerine sağlam, ebedi bir yapı kurulabilir: bu, sonsuza dek kalacak olan Kilise olacaktır. Bu sözler yerini başka sözlere bırakmayacaktır: bunlar, kesin gerçektir. O, İsa, sevgili Oğlu olan Allah tarafından gönderilmiştir; tıpkı Baba’nın Kendisinin, İsa Yahya tarafından Ürdün Nehri’nde vaftiz edilirken açıkladığı gibi. Petrus, söylediği gerçeğin sonuçlarını henüz çıkaramayacağını gösterecektir. Peygamberlerin İsa için müjdeledikleri her şeyi bilmiyor, daha doğrusu İsa’ya atfetmiyor: hatta Allah’ın Oğlu için peygamberliklerin gerçekleşmesini istemiyor. Yeniden tövbe etmeli, Allah’ın Oğlu için isteğini öğrenmeli, Mesih’in haçını ve dolayısıyla kendi haçını kabul etmelidir. Sözlerinin vahyi, onu söyleyen kişinin tüm gerçeği ve tüm sonuçlarını bilmemesine rağmen, derinden doğrudur. Allah’ın tasarıları ve yolları öngörülemez ve insan aklıyla anlaşılamaz. Aziz Pavlus, başka nedenlerle de olsa, şöyle derken bunu ifade eder: “Ey Allah’ın zenginliğinin, bilgeliğinin ve bilgisinin derinliği! Onun yargıları ne kadar da anlaşılmaz, yolları ne kadar da ulaşılmaz!”. Bizler, “Rab’bin düşüncesini” öğrenmeye hayranlık ve istekle bakıyoruz; her ne kadar bu, bizim akıl yürütme ve kavrama imkanlarımızın çok ötesinde olsa da. Ve şimdi havarilerin ellerinde bulunan anahtarların, İsa’ya yaklaşmamız için kapıyı açtığını bilmekten, ve bunu deneyimlemekten de mutluluk duyuyoruz. Ve kapılar kapandığında da minnettarız, çünkü içimizden ya da dışımızdan bizi rahatsız eden ayartmalardan korunuyoruz: kapıların bazı akıl yürütmeler ya da inançlar yüzünden kapalı olduğunu bilirsek, bunları bir kenara bırakırız. Her 
zaman Allahımızın krallığına, İsa’nın tek kralı olduğu ve bizi kendi özgürlüğü içinde kabul ettiği o krallığın girişini serbest bulmayı arzuluyoruz.

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 20. Pazar Günü – A Yılı

Olağan Devre – 20. Pazar Günü – A Yılı Okuma: Yeşaya 56,1.6-7; Mezmur 66; 2. Okuma: Romalılar 11,13-15.29-32; İncil: Matta 15,21-28

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

Yahudilerin Yahudi olmayanlarla ilişkisi, hem İsa’nın gelişinden önce hem de sonrasında her zaman sorunlu olmuştur ve bugün de öyledir! Allah, Peder, bunu nasıl görmektedir? İşte temel sorun budur. Yahudiler kendilerini her zaman seçilmiş halk olarak görmüşlerdir. Bu doğrudur, fakat neden Allah onları seçti ve ihanet ettikleri dönemlerin ardından onlarla sürekli antlaşmalar yenileyecek kadar onları her zaman tercih etti? Cevap ilginçtir ve bu, peygamberlerin –ve yalnızca peygamberlerin– ele aldığı konudur. Allah bir halk seçti ve onu bilgelikle, bilgili ve kutsal yasalarla zenginleştirdi; bu, halkın diğer tüm halklar için bir örnek ve cazibe kaynağı olması içindi. Allah, tüm yaratıklarını sever, tüm insanları, Adem’in tüm evlatlarını sever. Ve de İbrahim’in evlatlarının tüm diğer insanlar için önemli bir görevi vardır. Bunu unuttuklarında, kendilerini Allah’larından uzak bulurlar. Bugünkü peygamber Yeşaya’nın okumasının tam da bunu vurguladığı görülür. 
Şöyle der: «Rab’be katılarak O’na hizmet etmek, Rab’bin adını sevmek ve O’nun kulları olmak isteyen yabancıları… dua evimde sevinçle dolduracağım… Çünkü evime ‘Bütün ulusların dua evi’ denecek.”

XIR182600 Christ and the Canaanite Woman, 1783-84 (oil on canvas) by Drouais, Jean-Germain (1763-1788); 114×146 cm; Louvre, Paris, France; (add.info.: Le Christ et la Cananeenne; pleading for him to heal her sick daughter; the disciples told him not to as she was not an Israelite; scene from the Gospel of St. Matthew;); Giraudon; French, out of copyright

Allah, yabancıları ve tüm halkları bekliyor: Onları kim O’na götürecek? Tam da Yahudiler, kutsal yaşamlarıyla, tüm diğer insanları, tüm insanları sevebilen ve onlara merhamet edebilen tek Allah’ın bilgeliğine itaat etmeye çekeceklerdir. Yahudilerin yaşamı çekici değilse, varoluş amacını yitirir. Bu vahiyden yola çıkarak Aziz Pavlus büyük bir acısını dile getirir. Bu acı şudur: O, Allah tarafından seçilmiş bir halk olan kendi halkının, Peder’in onlar için de gönderdiği tek Kurtarıcı’yı reddettiğini görmektedir. Gerçek ve tam bir hayat, sonsuz hayat, bağışlama yeteneği ve sevginin doluluğuna kadar olgunlaşma imkanı verebilecek tek kişi olan İsa’yı kabul etmemektedirler. Havari, putperestlerin Allah’a itaat konusunda Yahudileri geride bıraktığını görmektedir. Paganlar, İsa’nın haçındaki ölümünü – o ölümün ki tam da Yahudiler nedeni olmuşlardı – göz önünde bulundurarak, İsa’ya iman ettiler ve iman etmeye devam ediyorlar. Kim bilir, belki de Yahudiler şimdi, Allah’ın paganlara gösterdiği merhameti ve onların yaşamlarının güzelliğini görünce kıskançlık duyacak ve İsa’yı kabul etmek için iman ederek kendileri de kurtulacaklar mıdır? Ve havari, Kurtarıcı’yı reddetmenin, Yahudileri putlarının tüm ahlaksızlıklarını takip eden putperestlerden daha fazla günahkar kıldığını da belirtir. Artık her ikisi günahkardır ve böylece her ikisi de Baba’nın merhametinin güzelliğini ve iyiliğini deneyimleyebilir. Günahkar olmaları ve merhamet görmeleri onları eşit kılar ve kendilerini Peder’e şan verecek tek bir halk olarak görebilirler. ”Onların reddedilmesi dünyanın Allah ile barışmasını sağladı”: Allah’ın bilgeliği ve yargıları gerçekten de harikadır! Göklerin krallığı tektir, tıpkı tek bir çoban tarafından korunan ağılın olduğu gibi. Allah’ın krallığının kralına katılanlar ve çobanın rehberliğine uyanlar tek bir gerçeklik haline gelirler; artık bölünme yoktur. Aziz Pavlus, bu durumu anlatırken İsa’nın örneğini dayanak alır. İsa, Kenanlı, yani putperest kadına merhamet göstermiştir. Kadının isteğine 
uzun süre direnmiştir; bunun en az iki nedeni vardı: öğrencilerinin, putperestlere karşı tutumlarını değiştirmeye hazır olmadıkları için şok olmalarını istemiyordu. Ayrıca: İsa, kadının isteğinin Kendisine karşı 
sağlam ve sınanmış bir imandan kaynaklanıp kaynaklanmadığını sınamak istiyordu. Kadın, O’na “Davut’un Oğlu” gibi mesihsel bir unvan kullandı, ama en önemlisi O’na bir değil, üç kez “Rab” diye seslendi. İsa bunu 
bizzat gördü ve öğrencileri de sarsılmaz, hatta son derece alçakgönüllü bir imanı görebildiler: Kadın, köpeklere benzetilmeyi kabul etti – Yahudilerin putperestlere genellikle “köpekler” demelerinin normal 
olduğunu bilmemiz gerekiyor!-; gerçi İsa, “küçük köpekler” gibi daha az sert bir terim kullanmıştı. Bir kişi İsa’ya iman ederse, Peder’in gönderdiği kişiyi kabul ederse ve O’na sevgi gösterirse, ona hala putperest ya da yabancı diyebilir misiniz? Hatta İsa’ya olan o kadının imanı örnek teşkil ediyordu:  herkes, hatta öğrenciler bile ondan ders alabilirdi. Rab onu, tıpkı Annesine seslendiği gibi, “Kadın” olarak çağırıyor! “Kadın” diyerek İsa, Kenanlı’nın Kendisine Allah’ın isteğinin ne olduğunu keşfetmede yardımcı olduğunu demek istedi, tıpkı Adem’in yanındaki Havva’nın yaptığı gibi. Nitekim Allah, putperestlerin de sevilmelerini ve göklerin krallığına 
katılmalarını ister. İsa, Kenanlının imanını görünce, sadece kızını şeytanın ellerinden kurtararak duasını kabul etmekle kalmadı, aynı zamanda diğer halkların da Baba tarafından hoş görüldüğünü herkesin görmesini sağladı. İsa sayesinde Yahudiler ve putperestler tek bir halk, tek bir Allah’ın krallığı haline gelirler ve gerçek kardeşler olarak karşılıklı bir birlik içinde yaşayabilirler.


P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 19. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1.Okuma: 1Krallar 19,9.11-13 Mezmur 84; 2.Okuma: Romalılar 9,1-5; İncil: 
Matta 14,22-33

İlk okuma bizi İlyas ile birlikte Sina Dağları’ndan birine götürdü. Peygamber, onu öldürmek için peşine düşen Kraliçe Jezabel’in askerlerinden kaçıyordu. Nitekim o, Karmel Dağı’nda kraliçenin tanrısı Baal’ın tüm kahinlerini ve peygamberlerini öldürmüştü; bu tanrı, insanların tüm ahlaksızlıklarını onaylayan ve böylece halkı mahvedip onları başka halkların kölesi haline getiren bir tanrıydı. Burada, sığındığı dağda, Allah ona, tıpkı benzer bir durumda Musa’ya verdiği gibi, iyilikle bir ders vermek istiyor. Musa, Yasa’nın iki levhasını kırıp altın buzağıya tapan suçluları cezalandırdıktan sonra dağa geri dönmüştü. Allah onu kabul etti ve ona “merhametli ve bağışlayıcı, öfkesi yavaş ve sevgisi büyük olan Allah” olarak Kendini tanıttı. Böylece, Musa’nın yaptığı şeyden duyduğu hoşnutsuzluğunu ona ifade ediyordu. O cezalarla Musa halka Allah’ın gerçek yüzünü, yani merhametli yüzünü değil, kendi hayal ettiği yüzü göstermişti: öldürene kadar cezalandıran bir Allah. İlyas da Allah’ın intikamcı ve korkunç, korkulması gereken bir Allah olduğu fikrini vermişti. Tam O, yani Allah, İlyas’ı sığındığı mağaradan dışarı çağırır ve ona korkunç şeyleri gösterir: şiddetli rüzgar, deprem ve ateş. Fakat O, Allah, bu korkutucu olayların içinde yer almaz. Allah, insanları korkutacak şekilde hareket etmez. İlyas bunu bu özel deneyimle keşfeder. Onun Allah’ı, insana huzur ve ferahlık veren “hafif esintide” saklanır; bu durum insanı dehşete düşürmez, aksine onu sevindirir ve canlandırır.

Bu güzel bir derstir; imanlıları dehşete düşürmek isteyenlerin sözlerini kabul etmemek için bunu aklımızda tutmalıyız, bu sözler gökten gelen mesajlar olarak sunulsa bile. Gökten gelen mesajlara zaten sahibiz; bunlar Allah’ın Kendisinin Musa’ya ve İlyas’a verdiği mesajlardır. İlyas’la ilgili metin, bizi İncil’i dinlemeye hazırlar. İsa,  öğrencilerin beş bin kişiye beş somunu dağıttıktan ve artan parçaları topladıktan sonra onları yanına çağırır. Onlar, kalabalığın tebriklerini kabul etmek için durmamalıdır: Yaşanan tüm bu başarı, Peder Allah’ın bir armağanı ve Kendisinin, İsa’nın O’na yönelttiği duanın sonucuydu. Bunun üzerine öğrenciler tekneye binerler: onlar denizde, İsa ise dağda duasına devam eder. Tekneleri dalgalar ve rüzgarla sallanıyor ve onlar 
korkuyorlar. İşte İsa’nın öğretimi: Allah, insanları korkutmak isteyen Olan değildir; kalplerini sarsan o dalgaların içinde saklanmaz. Onlar korkmamalıdır; görmeseler de İsa yine de var olmaktadır. Duası O’nu 
Baba’ya bağlar ve Baba, O’na ve öğrencilerine göz kulak olmaktadır. İşte İsa, su üzerinde yürüyor. Öğrencileri O’nu tanımıyorlar. Her zamankinden farklı olan her şeye, geçmiş deneyimlerinin anılarına  uymayan her şeye karşı korkmaya o kadar alışmışlar ki. Korku içinde bağırıyorlar. Onları sakinleştirmek zorunda olan O’dur: “Cesaret edin, benim, korkmayın!”. O’nun sözü anında etki eder, öyle ki Petrus, İsa gibi su üzerinde yürümek ister. İsa ona izin verir. İnsanlar, iman ettiklerinde, Baba’nın sevgisinden şüphe etmediklerinde ve Oğul’un yüzünü gözden kaçırmadıklarında ilahi eylemlerde bulunabilirler. İşte Petrus, 
ayaklarının altında dalgalanan su üzerinde, tekneden adımlar atıyor. Fakat imanı henüz sağlam, sebatkar ve emin değildir. Bir rüzgar esintisi yeter; bu, onun için o kadar önemli hale gelir ki, Rab’bini gözden kaçırmasına neden olur. Bir tehlikeyi İsa’dan daha güçlü mü görüyor? İman yok; iman yok olunca, ayaklarının altındaki su açılır ve o batar. İman tekrar canlı hale dönmelidir; bu da duaya dönüşür ve tam o anda İsa’nın eli Petrus’un elindedir. Kurtulmuştur! Ama azarlanması gerekir; tıpkı benim de her korkuya kapıldığımda azarlanmam gerektiği gibi: bu, bakışlarımı Rab’den başka yöne çevirdiğimin işaretidir. İşte hepsi teknenin içinde İsa’nın önünde diz çökmektedirler: «Gerçekten sen Allah’ın Oğlusun!». İsa gerçekten önemlidir, günlük yaşamımız için gereklidir; günlük yaşamımızla kurtuluşumuzun hedefine ulaşabilmemiz için gereklidir. İsa, Allah’ıın Oğlu!
Havari Pavlus’un acısını anlıyoruz: O, halkının çoğunluğunun Allah’ın Oğlu İsa’ya imanı reddettiğini görüyor. Acı çekiyor çünkü onların hayatında en önemli şey eksik: Evet, Yasa’ya ve Tapınak’taki şana sahipler, hatta bedenen İsa bile onlardan çıktı, ama onlar O’nun önünde diz çökmek istemiyorlar: onlarda kurtuluş eksik, onlarda alçakgönüllülük eksik, onlarda her şey eksik. Pavlus acı çekiyor, tıpkı torunlarının ruhlarının boş olduğunu gören büyükbabaların acı çektiği gibi: çünkü Rab İsa onların içinde yer almıyor! Bu şekilde, farkında olmadan, bir insanın sahip olabileceği en büyük zenginliğin yokluğundan acı çekiyorlar: İlyas’ın hafif esintinin tadını çıkardıktan sonra sahip olduğu gibi bir imandan.

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 18. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1.Okuma: Yeşaya 55,1-3 Mezmur 144; 2.Okuma: Romalılar 8,35.37-39; İncil: 
Matta 14,13-21

İnsanın susuzluğu ve açlığı ciddi bir sorundur. Bunu çözmek belirli bir zeka gerektirir. Peygamber Yeşaya bunu anlamamızı istiyor. Bize şöyle soruyor: “Neden kazançlarınızı sizi doyurmayan şeylere harcıyorsunuz?” 
Peygamber, bazılarının, hatta çoğunun, faydasız, hatta zararlı şeylere para harcadığını ve israf ettiğini gözlemlemişti. Susuzluğumuzu ve açlığımızı gidermek için öğrenmek, bu nedenle bilgelik ve anlayışa sahip 
olanları dinlemek gerekiyor. Kimi dinleyeceğiz? “Kulağınızı bana verin ve bana gelin; dinleyin ve yaşayacaksınız,” diyor Rab. Bizi seven ve kesinlikle aldatmayan O’nu dinleyeceğiz ve O’nun bahsettiği susuzluk ve açlığın sadece midenin değil, daha da önemlisi ruhun, kalbin susuzluğu ve açlığı olduğunu hemen anlayacağız. İnsanlar genellikle “inatçı”dır (Çıkış 33:3), çünkü her zaman dünyevi hayata, bedenin ihtiyaçlarına, maddi ihtiyaçlara çok önem vermektedirler. Allah bunu bilir ve bu nedenle daha derin bir dikkat 
çekmeyi umarak bu dilde konuşmaya başlar: çölde, Musa’nın arkasından yürüyen halk için aynı oldu, İsa, Allah’ın Oğlu’dur ve aynı dikkati gösterir. O’nu dinlemek için ve hastaların O’nun tarafından iyileştirilmesi için Kendisini izleyen büyük kalabalığı görünce, İsa merhamet eder. Öğrenciler, Rabbin bu merhametini herkesin yiyecek bir şeye sahip olma isteği olarak yorumlarlar.

Böylece onlara göre sorunların nasıl çözülmesi gerektiğini de görürüz: “Halkı salıver de köylere gidip kendilerine yiyecek alsınlar”. Onların görüşüne göre, bu dünyadaki herkesin genel olarak yaptığı gibi, maddi, gerçek ve acil 
sorunlar para kullanarak çözülmelidir. İsa, göklerin krallığını başlatmaktadır ve bu nedenle, olan ve olacak 
maddi sorunlar için de bu yeni krallığa özgü çözümleri buluyor. Burada sadece insanlar değil, Allah’ın Kendisi de mevcut ve aktiftir. Maddi sorunlarımız; ilahi, ruhsal sorunlar haline gelir; Allah’ın Kendisini Baba olarak göstermesi için ve kardeş olduğumuzu öğrenip ikna olabilmemiz için de fırsatlar haline gelir. Ve işte İsa öğrencilerini şaşırtır: “Gitmelerine gerek yok; siz kendiniz onlara yiyecek verin”. Akıl yürütmeleri ve günlük deneyimleri, iyilikle dolu olsa da, Öğretmenlerinin ne dediğini anlamaz. Kalabalık çok büyük ve yiyecek 
rezervleri tamamen yetersizdir. İsa’nın cevabı, değerli bir ders haline gelir: ellerine ve gözlerine 
bakılarak görülür. Ellerinde beş somun ekmek, gözleri göğe kalkmış. Orada kim var? Bir şeyler yapabilecek biri var mı? Ve neyi yapacak? İsa’nın ağzından kutsama ve şükran sözleri dökülüyor. Hiçbir şey görmüyorsak neden şükredelim? İsa, Baba, Baba olduğu için, gerçek bir Baba olduğu için, O’nun Baba olarak tanınması için sadece imanımıza, güvenimize, alçakgönüllülüğümüze ihtiyacı olan bir Baba olduğu için şükrediyor.
Ve işte, ekmekler kırılmakta ve İsa onları kırmaya devam etmektedir. Parçalar şaşkın öğrencilerin ellerini doldurmakta ve ellerinden çimenlerin üzerinde oturan insanların ellerine geçmektedirler. Bu insanların tek yapması gereken şey, itaat etmektir, İsa’nın emrettiği gibi “çimenlerin üzerine oturmak”. İstenen itaat,”çimenlerin üzerine oturmak”, kolay bir itaatti, insanın kendi mantığını aşmayı ve somut bir şey görmeden önce güven göstermeyi gerektirse de. Bu, Allah’ın sözüne dayanarak nereye gideceğini bilmedenyola çıkan İbrahim’in itaatine benzer bir itaatti. Öğrencilerin şaşkınlığı, itaat ederek artan parçaları bile topladıklarında daha da artmaktadır. Onların her birisi bir sepet taşımaktadır. İnsanların, hiç görmedikleri ve görmeyi becermedikleri Allah’ın var olduğu yukarıdan aldıkları ekmek, sevgiye duydukları açlığı ve susuzluğu gidermeye devam edecektir. Ama gördükleri sadece ekmek ve ekmek parçaları mı? Sadece bir mucizeye mi tanık oldular? Hayır, en büyük mucize, gizlice gerçekleşen, kalplerinde ve zihinlerinde saklı kalan mucizedir. Rablerinin kim olduğunu anlamaya başlıyorlar. O, sadece iyileştiren, şimdi herkesi doyuran biri de değil; sadece bu değil: O, çölde manna vermiştir; O, Peder ile öyle bir birlik içindedir ki, Kendisinin her dilediğini Peder’e yaptırabilir. Öğrencileri, İsa’nın ve Allah’ın bir olduğunu anlamaya başlıyorlar. Bunu sadece onlar anlıyor. Diğerleri henüz anlamıyor. Hiçbir şeyin, hiçbir sorunun bizi “Mesih’in sevgisinden” ayıramayacağını anlıyorlar. Hiçbir şeyden, “açlıktan, çıplaklıktan, tehlikeden, kılıçtan” ​​bile korkmamamız  gerektiğini söyleyebilecekler, bunu onların ilan etmeleri gerekecektir. İsa’nın elleri her şeyi tutabilecek güçtedir; gözleri, Baba’nın tüm kalabalıklar için olan sevgisini elde etmek üzere göğe yönelecek 
güçtedir!

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 17. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1.Okuma: 1Krallar 3,5.7-12; Mezmur 118; 2.Okuma: Romalılar 8,28-30; 
İncil: Matta 13,44-52

Aziz Pavlus, az sayıda sözle bize büyük bir gizemi açığa çıkarır: Allah’ı seven kişi hiçbir şeyden korkmamalıdır. İsa da başımızdaki saçların tek tek sayıldığını, bizim Allah’ın gözlerinde çok serçelerden 
daha değerli olduğumuzu söylerken aynı gerçeği doğrulamıştı. Havari, Allah’ın sevgisinin bizi sardığını, doldurduğunu ve bize eşlik ettiğini bilir; bu nedenle asla korkmamalıyız. Kalbimizde taşıdığımız imana 
tutarlı kalırsak ne korkarız ne de endişeleniriz. “Allah’ı sevenler için her şey iyiliğe yönelir”: ”her şey” diyen sözde her şey vardır, hiçbir şey dışarıda kalmaz. Neden korkalım ki? Babamız neye ihtiyacımız olduğunu bilir. Bazı şeylerin ters gittiğini mi düşünüyoruz? Peder bunun nedenini bilir. Kesinlikle, bizim için ya da Kilise için, bizi paydaş yapmak istediği daha büyük bir iyilik vardır. O; bizi, her zaman, haçta bile Kendisini Baba’nın ellerine teslim eden Oğlu’nun suretine ortak etmek istiyor. Biz de O’nun gibi olmaya yazgılıyız. Aziz Pavlus her zaman İsa’yı aklında tutar: gerçeten O’nun dışında sağlıklı ve kutsal hiçbir şey yoktur. Bu nedenle bizi her zaman O’na yönelmeye, O’nu arzulamaya ve O’nu kalbimizde saklamaya alıştırmak ister.

Maddi endişelerden, yani dünyanın bizi sürekli alıştırdığı endişelerden biz denenmekteyiz: dünya, sıkıntı ile yüzeysel ve ikincil şeyler için endişelenmemizi ister. Halbuki içimizde zihnimizi ve kalbimizi meşgul etmesi gereken sadece İsa’dır. İlk okuma, kral Süleyman hakkında bahseder. Krallığına başlangıcında o dua ediyor: dile getirdiği arzusu Allah’ın hoşuna gitti, öyle ki O hemen bunu yerine getirmek istedi. Süleyman elbette İsa değildir, fakat o kralın arzusu, İsa’nın hayatı boyunca beslediği – ve de Süleyman’da olmayan bir sadakat ile -ve bize de değer vermemizi öğrettiği arzuyla aynıdır. Süleyman şöyle der: “Ben bir çocuğum”; bu, onun alçakgönüllülükle dua etmesini gösterir. Kendi başına hiçbir şey yapamayacağını, ne öğüt verebilmek ne de bilgelik sahibi olmadığını bilir: öğrenmeye ihtiyacı vardır, tıpkı çocukluk çağındaki İsa’nın, öğrenmek için tapınakta öğretmenleriyle birlikte kaldığı gibi. Ve sonra: “Kuluna, iyiyle kötüyü ayırt edebilmesi için uysal bir kalp bahşet”. İyiyle kötüyü ayırt etmek; her zaman Baba’nın isteğini yerine getirebilmek, O’nun gözünde kötü olandan kaçınmak ve O’nun gözünde iyi olanı düşünmek ve yapmak demektir. İsa’nın arzusu ve kararlı isteği tam da buydu: “Benim değil, senin isteğin olsun”. Bugünkü İncil metninde İsa bize üç kısa ama çok anlamlı benzetme sunuyor. Bunlarla göklerin egemenliğinin nasıl olduğunu ve nasıl olması gerektiğini anlatıyor. Her benzetmede bunu tekrarlıyor. Göklerin krallığı değerini Kralından alır; yeryüzündeki krallıkları reddeden bir 
Kral: bunlar, Şeytan’ın şiddeti sayesinde ayakta kalır ve tam da bu şiddetin sonucu olarak çöker. Göklerin krallığında dikkatin merkezinde Peder’den gönderilen Kral vardır. Gökten inen tek kişi tam da İsa’dır. Göklerin krallığına kimler aittir? İşte ilk benzetme: sıradan ama yeterince bilge bir adam, bir hazine keşfettiğinde hazinenin saklandığı tarlayı satın almak için elinden gelen her şeyi yapar. Ben de Allah’ın Oğlu, herkesin Kurtarıcısı İsa’nın varlığını keşfettiğimde O’nu izleme fırsatını kaçırmayacağım: O’nun içimde tek olmasını, O’nun hayatımın tek değeri olmasını arayacağım, kalbimi işgal eden her şeyi satmanın ya da reddetmenin bedeline mal olsa da. İkinci benzetme benzerdir. Bir adam tesadüfen değil, arayarak değerli bir inci bulur: ona sahip olmak için her şeyden vazgeçmeye hazırdır. Allah’ın sevdiği insanlara kesinlikle sunmak istediği sevgi armağanını arayanlar vardır. Bunun İsa olduğunu keşfettiğinde, adını henüz bilmesede, O’nun için her şeyden vazgeçer. Üçüncü benzetmede İsa, herkesin göklerin krallığına uygun olmadığını belirtir. Balıkçılar, avdan sonra, yakaladıkları balıkları seçmek için otururlar; zira tüm balıklar yenilebilir değildir ve dolayısıyla satışa uygun değildir. “İyi” olanlar sepetlere konur, diğerleri ise suya geri atılır. Aynı şekilde, tüm insanlar göklerin krallığına katılamaz: İsa’yı izlemek istemeyenler ya da kendi haçını taşımak için kendinden vazgeçmek istemeyenler, dünyanın krallıklarında yaşamaya ve hareket etmeye devam edeceklerdir. Ayırma işi meleklere aittir, bu yüzden biz bununla ilgilenmeyeceğiz. Tek işimiz; inciyi yani Rab’bimiz İsa olan hazinenin saklı olduğu tarlayı satın almak için her şeyi bırakmak olacatır. Hazine ve inci bizim için hazırdır; onlarla birlikte iyi insanlar olacağız, göklerin krallığının kralına hizmet etmeye hazır olacağız. Bu durumda 
hiçbir şeyden korkmayacağız.

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 16. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1.Okuma: Bilgelik 12:13, 16-19 Mezmur 85 2.Okuma: Romalılar 8:26-27 İncil: Matta 13:24-43

Nasıl dua edeceğimizi bilmiyoruz! Aziz Pavlus bize bunu söylüyor, abartılı görünse bile: aslında, nasıl dua edeceğimizi bildiğimizi düşünüyoruz ve bunu sık sık yapıyoruz. Öyleyse kendimize soruyoruz:  “Duamız” Rab İsa’nın istediği gibi mi? İsa’nın öğrencileri zaten dua ediyordu, yine de İsa onlara dua etmeyi öğretti. Onlara ikiyüzlüler gibi dua etmemelerini söylemek zorunda kaldı: bu insanların duası Allah tarafından dua olarak kabul edilmez; ayrıca onlara putperestler gibi de dua etmemelerini öğretti: o dua da Babamızın kalbine uymuyor. Bize kendimizi yüzüne bakarak O’nun isteklerini görüp öğrenmek için Baba’nın önüne koymayı öğretti! Fakat bugün Aziz Pavlus, “Ruh zayıflığımızda bize yardım eder” diyerek bize yardımcı olup cesaret veriyor. Kendisi, “Allah’ın isteğine göre şefaat ettiği” için, layıkıyla içimizde dua edecektir. O zaman diğer ruhlarla değil, Kutsal Ruh’la dolu olmaya dikkat edeceğiz ve böylece duamız hoşnut edici olacaktır.
Bugünün diğer okumaları da duaya ışık tutuyor. Dua ederken, karşımızdaki kişiyi tanımak önemlidir. O, Allah’tır, fakat bilinmeyen bir Allah değil, herhangi bir Allah da değil. Bilgelik Kitabı bize şunu açıklıyor: 
“Senden başka her şeyle ilgilenen Allah yoktur… günahlardan sonra tövbe bahşedersin”.

O, her şeyle, özellikle de, günahkar olsa da, insanla ilgilenen bir Allah’tır: günahları için tövbe bahşeder, böylece o affedilebilir ve O’nunla yeniden birlik kurabilir. O, gücüne rağmen, “Sen alçakgönüllülükle hüküm verirsin ve bize büyük bir hoşgörüyle hükmedersin” dememiz gereken bir Allah’tır. Böyle bir Allah’ı ​​tanımak, bilinmediği, hatta arzularımıza, bencil arzularımıza göre bile hayal edildiği Allah’tan bahsetmenin korkutucu olduğu bu dünyada yeni bir şeydir! İsa, O’nu bize tanıtmak için geldi: Bunu Son Akşam Yemeği’ndeki duada söyleyecek, böylece öğrenciler bunu hatırlayacaklar. Baba’ya dua ederken şöyle der: “Adını onlara bildirdim ve bildirmeye devam edeceğim”. İsa’nın yaptığı ve söylediği her şeyin amacı, Allah hakkındaki bilgimizin yalansız, gerçek olmasıdır. O’nu seven ve merhamet gösteren bir Baba olarak tanıyacağız. Bugün İncil, İsa’yı üç benzetme anlatarak bize sunuyor. Bunlar aracılığıyla da Allah hakkındaki bilgimizi mükemmelleştiriyor, böylece O’nun bilgeliğinin, bize karşı sabrının, sadakatinin ve merhametinin nereye kadar vardığını görebiliyoruz. İlkinde, bize bir ekiciyi, işini özenle yapan bir ev sahibini sunuyor: tarlasına iyi tahıl eker. O’nun hizmetkarları vardır; bunlar bir süre sonra buğdayın arasında yabani otların büyüdüğünü fark ederler; bu küçük bitkinin unu buğdayla karıştırılırsa ekmeği zehirli hale getirecektir. Hizmetkarlar nereden geldiğini anlamazlar. Kim ekti? Efendilerinden şüphe etmezler; kesinlikle o değildi. İsa, gölgelerde, gizlice, görünmeden çalışan bir düşmanın da olduğunu açıklar: bu, hasadı bozmak, insanları hasta etmek ve öldürmek istiyor. İsa’nın ekiciden bahsettiğinde, Allah’ı, Baba’yı kastettiğini anlıyoruz. Bu Allah iyi işler yapar ve ekmeği yiyecek olanların iyiliği için çalışır. Kimse ondan şüphe edemez veya onu sorgulayamaz. Değerli işi verimli olsa da, her zaman uyanık olmak gerekir. Havva’yı aldatan yılan hala var ve çalışıyor: o, insanlığı mahvetmek istiyor. Ve kimse onun aldatmasının zarar vermesini engelleyemez. Buğday, yabani otların yanında büyümeli; aldatan ve zarar veren bitkilerin yakınında olmaya alışmalıdır. Bu efendi, hizmetkarlarını sabır, azim ve O’na olan güvene alıştırır. Onunla olan ilişkileri -yani duaları- sabırlı bir itaate dönüşür; her şeyi anlamasalar da itaat ederler. İkinci benzetme, ekildiğinde fidan haline gelen en küçük tohumdan bahseder. Peygamberlik dilinde putperest halkları ifade eden “gökteki kuşlar” için faydalı olacaktır. Bütün dünya o minicik taneden 
faydalanır. Bu yüzden, Allah’a dua ederken, tüm insanları seven O’na dua ettiğini biliyorsun. O, sevgisini herkese, hatta düşmanların olarak adlandırabileceğin kişilere bile yaymak için seni kullanabilir. Üçüncü benzetme, ev hanımının işini düşünmeni sağlar: Üç ölçek un, içlerinde saklı küçük bir maya sayesinde, çok sayıda insanı doyuracak ekmeğe dönüşebilir. Dua ettiğin Allah, sadece ailen için değil, herkes  için besin sağlamakla ilgilenir. Birçok kişiyi mutlu etmek için az şey, maya kadar az şey kullanır.
İşte, dua ettiğimiz Allah gerçekten de özel bir Allah’tır: O’na ne kadar çok bakarsan, muhteşem sevgisinin güzelliğini o kadar çok görürsün. Bu nedenle, dua özel olacaktır: sevgiye, bağışlamaya ve merhamete açık 
olacaktır.             

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre 15. Pazar Günü A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

Birinci Okuma: Yeşeya 55,10-11 Mezmur 64’ten  İkinci Okuma: Romalılar 8,18-23 İncil: Matta 13,1-23

“Ama gözleriniz gördüğü için, kulaklarınız duyduğu için ne mutlu!”: İsa, uzun bir dizi benzetmenin ilkini bu kesinlikle öğrencilerine anlattı. Bunları, Vaftizci Yahya’nın sözlerini tekrarlayarak, yakınlığını önceden  duyurduğu göklerin krallığı hakkında bir şeyler anlamaları için söyledi. Öğrenciler ne görüyorlar da onlara ”mutlu” denebilir? İsa’nın yüzünü, ışığını, dudaklarının huzurunu ve eminliğini, tarif ettiği imgeleri 
görüyorlar. Peki kulakları ne duyuyor? İlahi bilgeliği, derin bir gerçeği taşıyan sakin ve güven dolu sözleri duyuyorlar. İsa, göklerin krallığının ne olacağını ve şimdiden nasıl olduğunu imgelerle anlatıyor. Bu imgeleri Kutsal Yazılarda buluyor: Bugünkü imge, Kendisinden, misyonundan ve tüm günahkarların kurtuluşu için hayatını sunmasından en açık şekilde bahseden peygamber Yeşeya’nın bir pasajında 
yer alıyor. Yeşeya, gökten yağmur ve kar yağdığını görüyor. Bunlar boşuna düşmüyor, çünkü toprağa birinin ektiği tohumu buluyorlar; ekeni tatmin ederek açlara ekmek verecek bir tohum. Ve peygamber, bu tohumun “ağzımdan çıkan söz”, yani Allah’ın ağzından çıkan söz olduğunu zaten ilan ediyor. Bu nedenle, insanların açlığını önemseyen, aynı zamanda ruhsal açlığı da önemseyen, iç yaşamlarını kutsal sözle besleyen, onları yaratan Kendisi ile bağlayan ve sevgisinden asla mahrum bırakmayan tek Allah’ı ​​tanıyoruz. Mezmur, Allah’ı ​​övmemize, bedenlerimizi doyuran ve herkesin kalbini sevindiren nimetleri için O’na şükretmemize yardımcı olur. Havari ise bize başka bir önemli gerçeği hatırlatıyor: İnsan hayatında, ekicinin zahmeti gibi, onun meyveyi beklerken duyulan kaygısı ve hasadın zorlu zahmeti gibi, zahmet ve acı vardır. Her insanın, Allah’ın Kutsal Ruhu’na daldıktan sonra ve O’nda kalırken karşılaştığı acı, kurtuluşun meyvesini verecektir.
Rabbin Kendisinin de söylediği gibi, diğer benzetmeleri anlamanın anahtarı olacak olan ilk benzetme, bizi sonbahar tarlalarının ortasına götürüyor. Öğrenciler bu sahneyi her yıl görmüşlerdir.

Bilgi ve bilgelikle hareket eden ekici, tarlayı yeterince hazırladıktan sonra, tohumu her köşeye serpmek için adımlarını ve kollarının hareketlerini ölçer. Sahne, hayal güçlerinde her ayrıntısıyla mevcuttur ve tohumun 
neden her yere düştüğünü de anlarlar: kısmen yollara, kısmen iyi topraktan çıkan kayalara, kısmen tarlanın kenarlarındaki dikenlerin arasına ve nihayetinde ekim için özel olarak hazırlanmış toprağa. Öğrencileri O’na sorarlar: “İsa, neden bize bunları, bu kadar sık ​​gördüğümüz şeyleri anlatıyorsun? Bütün bunların amacı nedir?” Ve O’nun tek cevabı şudur: “Böylece Göklerin krallığının sırlarını bilesiniz.” Göklerin krallığı İsa için önemlidir; her zaman aklındadır; en önemli arzusudur, diğer tüm arzularına anlam kazandıran arzudur. O, onlarla yine peygamber Yeşeya’dan başka bir pasajdan bahseder. Sadece O’nu sevenlerin, O’na bağlı olanların anlamaları gerekir. Diğerleri 
anlayamaz. Göklerin krallığının Kralına bağlı olmayanlar için O’nun sözlerini anlamak faydasızdır: bunlar onlara yardımcı olmaz. Onlara, öğrencilere, açıklama O’nun sesinden gelir. Her şeyden önce,  “tohum” kelimesini duyduklarında, O’nun sözünü, kendisinin söylediği sözü düşüneceklerdir. Bu, yaşam dolu bir sözdür. Her söz, yere düşen her tohum gibi, meyve veren bir bitki olabilir. Söz! İsa’nın Sözü, Allah’ın Sözüdür. Fakat, onun bir düşmanı vardır; bu düşman, onun hedefine ulaşmasını veya meyve vermesini engellemeye çalışır. Sözü alanlar hemen ona değer vermezlerse, o düşman onu alıp götürür. Bazıları Sözü yüzeysel olarak alırlar: eğer onu toprağa gömülmüş bir tohum gibi kalplerinde saklamazlarsa, kısa sürede o yok olur. Eğer Sözü diğer endişe verici düşüncelerle çevrelerlerse veya zenginlik arzularıyla karıştırırlarsa, o kaybolur. “İyi toprağa”, yani İsa’yı seven kalbe düşen o söz, hayat kurar, Kilise’yi inşa eder, fiziksel ve psikolojik hastalıkları iyileştirir, zihinleri ve kalpleri yeniler, zihinleri bilgelikle zenginleştirir, çocukların ve 
yetişkinlerin kalplerini sevinçle, ve yaşlıları umutla doldurur!

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

P. Vigilio Covi

Olağan Devre14. Pazar Günü – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

1.Okuma Zek 9,9-10 Mezmur 144 2.Okuma  Rom 8,9.11-13  İncil Mt 11,25-30

Göklerin krallığına kabul edilmemiz için hayatımızın çok önemli bir yönü  alçakgönüllülüktür. Alçakgönüllülük olmadan itaat olmaz ve itaat olmadan da ne Allah ile ne de kardeşlerimizle birlik olunmaz. Bu nedenle İsa, 
Baba’ya övgü duasını öğrencilerine bir davetle bitirir: “Benden öğrenin, çünkü ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm”. Aynı duada, Baba’yı alçakgönüllülüğü ve insan alçakgönüllülüğüne olan takdiri için övdü. 
Gerçekten de, sırlarını küçüklere açıklar, onları “bilgelerden ve bilginlerden” ise gizli tutar. Yaşadığımız dünyada, en büyük, belki de tek ilgi, tam olarak bu insanlara, yani bilgili ve bilge kişilere yöneliyor: hatta onlara ünlüler bile diyoruz. Bu ilgi, kibirimizden kaynaklanıyor, çünkü hepimiz  görülmeye, hayranlık duyulmaya, önemli sayılmaya yönelik denenmekteyiz: Bu yüzden dünyada böyle kabul edilenlerle ilişki kurmaya çalışıyoruz. İmza isteyen birçok insana bakmak yeterli olurdu! Çok önemsiz nedenlerle bile olsa alkışlanan bir adamın imzasını aldıkları için kendilerini önemli sanıyorlar. Allah Baba bize bunun tam tersi bir örnek veriyor. Küçüklerle olan ilişkisini canlı tutuyor ve neredeyse, diyebiliriz ki, spor, müzik veya tiyatro alanlarında nasıl başarılı olunacağını bildikleri için kendilerini veya başkaları tarafından ilgiye değer görülenleri görmezden geliyor. İsa daha sonra şöyle açıklıyor: “Her şey bana Babam tarafından verildi”, bu yüzden alçakgönüllü de. Ve öğrencilerini bunu taklit etmeye davet ediyor. Bu şekilde, Allah’ın gözünde büyük olurlar, O’nun gizemlerinin vahiyini almaya layık görülürler ve bu nedenle göklerin krallığında önemli olurlar: elbette bunu bilmiyorlar, ama Kral olan O biliyor. Azizlerin yaşamlarını gözlemlediğimizde, tam olarak bunu görüyoruz. Onlar bizim gözümüzde büyükler çünkü dünyanın büyük kişileri için küçük ve önemsizdiler.

Bu büyük kişiler, dünyanın prensine, yani Şeytan’a ve yardımcılarına itaatlerini sunarlar. Bu, onu taklit ederken ve ona hizmet ederken gösterdikleri gurur ve kibirde açıkça görülmektedir. Bu nedenle onlar asla göklerin krallığına giremeyeceklerdir. Peygamberler, Allah’ın ve Allah’ın aramızda temsilcisi olarak gönderdiği 
kişinin alçakgönüllülüğünü zaten ortaya koymuşlardır. Zekeriya şöyle der: “İşte, kralınız size geliyor. O adil ve muzafferdir, alçakgönüllüdür ve bir eşeğe, bir sıpaya, bir eşeğin yavrusuna binmiştir”. Ve O’nun Kendisinin savaş silahlarını ortadan kaldıracağını belirterek devam eder; yani, alçakgönüllülüğüyle tüm halklar için barışı 
sağlayacaktır. Alçakgönüllülük hem Allah’ın gözünde hem de tüm insanların gözünde o kadar değerlidir! Bu nedenle o Kral büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılanır. Bu peygamberliği, İsa’nın kutsal şehre girmek için bineceği eşeği getirmeleri için iki öğrencisini gönderdiği Paskalya öncesi Pazar günü hatırlıyoruz. Herkes ilahilerle ve zeytin dallarıyla dolu kol ve el hareketleriyle büyük bir sevinç gösteriyordu! Bu şekilde İsa Kendisinin, bekledikleri gibi dünyanın yöneticilerini yenen bir kral değil, Allah’ın mütevazı ve alçakgönüllü kalbine göre bir kral olduğunu herkese duyurmak istedi. Aziz Pavlus bize, vaftizimizden itibaren bedenin egemenliği altında olmadığımızı, yani dünyevi tutkuların artık içimizde yenildiğini temin  eder. Gurur ve kibir artık ruhani hayatımızın bir parçası değildir; geçmişe aittirler. Havari, geriye dönmememiz için Rabbin bizde zaten yaptıklarını hatırlamamızı öğütler. Uyanık olmaya dikkat edeceğiz: “Ama Ruh aracılığıyla bedenin işlerini öldürürseniz, yaşarsınız”. İsa’nın sevinçli davetini memnuniyetle karşılayacağız: “Ey yorgun ve yük  altında olanlar, bana gelin, ben size rahatlık vereceğim”. Yorgunluğumuz ve baskı hissimiz sık sık karşımıza çıkıyor ve nereden kaynaklandığını anlayabiliyoruz: her zaman günahkarız, bu yüzden günah bizi eziyor ve boğuyor. Çözüm çok basit: “Bana gelin”. O bizi canlandırıyor, dünyanın günahını ve günahın üzerimizde uyguladığı veya uygulamakta olduğu etkiyi bizden uzaklaştırıyor. Rab, bizi iyileştirmek ve teselli etmekle  yetinmiyor, aynı zamanda O’nunla işbirliği yapmaya da davet ediyor. Nitekim şöyle diyor: “Boyunduruğumu üzerinize alın”, yani emeğimde bana yardım edin. Böylece Baba’nın gözünde hoşnut olacağız. İsa’nın emeği 
nedir? Herkese kurtuluş sunan haçı taşımaktır. Eğer O’nunla işbirliği yapabilirsek, sevincimiz ve coşkumuz daha da canlı olur. Ve bizi davet eden bizzat Kendisidir.

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it

Olağan Devre – 13. Pazar – A Yılı

Litürji

Kutsal Kitab’ın Okunması

Papa için dua edelim

1.Okuma: 2Krallar 4:8-11,14-16 Mezmur 88’den İkinci Okuma: Rom 6,3-4,8-11 İncil: Matta 10,37-42

İsa bugünkü öğretisini şu güvenceyle sonlandırıyor: “Kim benim öğrencim olduğu için bu küçüklerden birine bir bardak soğuk su bile verirse, gerçekten size söylüyorum, ödülünü kesinlikle kaybetmeyecektir”. Kutsal Yazıları dinlerken bu kesinliğe sahipti. İlk okuma olarak duyduğumuz bu pasajı kaç kez dinlediğini kim bilebilir?

Şunemli kadın, peygamber Elişa’yı takdir ediyordu ve onu ağırlamaktan mutluluk duyuyordu, o kadar ki kocasından, Elişa’nın oradan geçerken Allah’ın bir peygamberine yakışır şekilde geceyi geçirebilmesi için, yatak, sandalye, masa ve lamba bulunan tuğladan bir oda hazırlamasını istedi. Kadının kısırlıktan dolayı acı çemekte olduğunu öğrenince, Elişa onun için Allah’tan harika bir ödül diledi: “Gelecek yıl, bu zamanlarda, kucağında bir oğul tutacaksın”. Ve öyle oldu!

İsa, Baba’nın cömertliğini ilan eder. O, Oğlu için yaptığımız her şeyi fark eder ve hiçbir şeyi, hiçbir eylemi, hiçbir sevgi davranışını karşılıksız bırakmaz. “Bir peygamberi peygamber olarak karşılayan, peygamberin ödülünü alacak; bir doğru adamı doğru adam olarak karşılayan, doğru adamın ödülünü alacak!”. Hele ki İsa’nın bir öğrencisini karşılayan, Rab’bin Kendisini karşılar! Ve Rab’bi karşılayan, O’nu dünyaya göndereni karşılar. İsa’nın bu vaatleri kesindir, çünkü Sözü asla geçmeyecek! Dahası, bu vaatler daha önce bize söylediklerini anlamamıza yardımcı olur. İsa, diğer tüm sevilen kişilerden daha çok sevilmelidir. O, bizim ve herkes için en sevgili kişidir, çünkü O, Allah’ın Kendisi için de en sevgili kişidir.

Her şeyden ve herkesten önce İsa’yı sevmek, sunduğumuz sevginin gerçek sevgi olmasını ve sevdiğimiz insanların gerçekten sevildiğini hissetmesini sağlamanın sırrıdır. İsa’yı babamdan ve annemden, kızımdan veya oğlumdan daha çok sevdiğimde, onlar benim sevgimi etkileyemezler; bu sevginin ilahi sevgi olmasını gerektirecektir. Onlara olan sevgim, onların bencilliği veya kıskançlığıyla koşullandırılmayacaktır. Onlara evet diyebileceğim gibi, onların benden istediklerinin Allah’ın isteğine uygun olmadığını anlarsam onlara hayır da diyebileceğim. Gerçekten de sevmek, memnun etmek anlamına gelmez, Baba’nın isteğini yerine getirmeye, İsa’nın öğrencileri olmaya yardımcı olmak anlamına gelir, çünkü bu şekilde onların sevinci tam olabilir.

Peki neden İsa’yı her şeyden önce ve her şeyin üstünde seviyoruz? Havari, İsa’ya olan bağlılığımızın başlangıcını düşünerek, bunu anlamamıza ve karar vermemize yardımcı oluyor. Vaftiz olmayı kabul ettiğimizde İsa tarafından karşılandık. Bu ne anlama geliyor? Rabbin ölümü ve dirilişinin varlığımızın bir parçası olduğunu alenen kabul ettik. Vaftizle, günaha ölmeye, artık Allah’a itaatsizlik eden o dünyada bulunmamaya ve ona katılmamaya karar verdik. Biz de Baba’nın sevgisinin dışındaydık, fakat Mesih İsa ile dirilmek için o hayattan vazgeçtik. Vaftiz, bir zamanlar günaha ölü olan bizi, sonsuza dek yaşayan, Baba’nın sağında oturan, ancak her gün bizimle olan İsa’nın kollarına attı.

Vaftiz gizemi ile ve içinde ölüp dirildikten sonra, varlığımızın yenilendiğinin farkındayız. Artık eskisi gibi, sadece maddi refahımızla ilgilenerek, Allah’a itaatsizlik etmemize neden olan birçok bencil arzu tarafından koşullandırılmış bir şekilde yaşamıyoruz: bu yaşam biçimi geçmişe aittir. Şimdi, Mesih’le birlikte dirilmiş olarak, O’na bakıyoruz, O’nun ardında yürüyoruz, böylece daima Baba ve Oğul’un sevgisiyle yönlendirilen yeni bir hayat yaşıyoruz. Bedenimizin tapınağı haline geldiği O’nun Kutsal Ruh’utarafından yönlendirileceğiz.

Kutsal Ruh, bakışlarımızı sürekli olarak haçtan bizi seven İsa’ya çeviriyor. O’nun sevgisini kendimize mal etmeye ve O’nu her şeyden ve herkesten daha çok sevme gücüne ve lütfuna sahip olacağız. Sevmekte olduğumuz ve her zaman sevdiğimiz herkesi seveceğiz, fakat onları yeni bir sevgiyle, onlar için de sonsuz yaşamı, kutsal sevgiyle dolu ve dünyanın etkilerinden arınmış mükemmel o yaşamı arzulayan o sevgiyle seveceğiz. İsa’nın adıyla seveceğiz, O’nun öğrencileri olduğumuz için seveceğiz, çünkü O’ndan bize ilahi sevgi verilmektedir.

P. Vigilio Covi

Sorelle Fraternità Gesù Risorto – Konya
miriam@cinquepani.it