Türkiye Katolik Ruhani Reisler Kurulu -|- Թուրքիոյ Կաթողիկէ Եպիսկոպոսներու Համաժողով -|- Conférence Episcopale de Turquie -|- Conference of Catholic Bishops in Turkey -|- Conferenza Episcopale Turchia -|- مؤتمر الأساقفة الكاثوليك في تركيا
Türkiye’deki Katolik Kilisesi’nin Aylık Kültür ve Haber Dergisi
“Présence” dergisi Türkiye Katolik Ruhani Reisler Kurulu’nun resmi organıdır. Ana dili Fransızca’dır, ancak İtalyanca ve Türkçe makaleler de okuyabilirsiniz. Bu nedenle Türkiye Katolik Ruhani Reisler Kurulu üyelerinden duyurular, görüşler ve düşünceler içerir. Başyazı şu anda İzmir Piskoposu olan Mgr Mgr Martin Kmetec tarafından sağlanmaktadır. Evrensel Kilise’ye açılan ve Türkiye’deki Hıristiyan Katoliklerin eğitimi ile ilgili olarak, Vatikan’dan aylık resmi metinler veya bu metinler hakkında yayın kurulu tarafından seçilen tema ile ilgili yorumlar sunulmaktadır. Çift sayfalı bu alan temayla ilgili tanıklık için ayrılmıştır. Her şeyden önce Türkiye’deki Katolik Kilisesi’nin yaşamını yansıtması amaçlanmıştır ve farklı Episkoposlukların ana olayları ve vurguları arasındaki ilişkiyi içermektedir. Ekümenik ve dinler arası ilişkiler de önemlidir, bu da Doğu Kiliseleri ve İslam’la olan ilişkileri ayrıcalıklı kılar. Son olarak, okuyucularına bu ülkenin Hıristiyan geçmişinin zenginliğini göstermeyi ve bu yerlerin tarihini belirleyen olayların ve kişilerin anılarına katılmalarını istemektedir.
Bu pazar günü büyük bir sevinç müjdeleniyor. Peygamber, seçkin kişilerin değil, “tüm halkların” bile katıldığı, son derece zengin bir ziyafet görüyor. Neden? Şaşırtıcı bir haber geliyor: Artık insanları birbirinden uzak tutacak kadar korku uyandıran ölüm yok. Gelmesi gereken kişi geldi: “İşte Allahımız; O’nun bizi kurtarmasını ummuştuk”. Bu haber kesindir ve sadece İsrail halkı için değildir; o da sürekli olarak azarlanmak zorunda kaldığı utançtan arındırılacaktır. İsa, Yeşaya’nın bu sayfasından esinlenerek baş kahinler ve Ferisiler için bir benzetmesini oluşturur. Onlar, O’nun ilgisine özellikle muhtaçtırlar; tapınakta gözlerinin önünde sunulan işaretleri yorumlayamayanlardır: Körlerin gözleri açılmış, topallar sevinçten zıplamışlardır. Bunlar, peygamberlerin Mesih’in, yani Allah adına ve O’nun gücüyle halkın kurtuluşu ve iyiliği için hareket eden kişinin gelişi için öngördüğü işaretlerdi.
İşte, peygamber, bu sevincin tüm halklar için olacağını müjdeliyor. İsa, yüzbaşının ve Kenanlı kadının dualarını kabul ederek, ve de putperest topraklara girip şeytan tarafından ele geçirilmiş kişileri kurtararak bu tür işaretler de vermişti. Halklar için sevinç yaklaşıyor; önceden müjdelenmiş ve tadına varılmış durumda. Şimdi İsa, hazır bir ziyafetten söz ediyor. Önderler ve Ferisiler, Yeşaya’nın müjdelediği ziyafetin sevincini düşünebiliyorlar mı? O zaman, İsa’nın kendilerinin katılmak istemedikleri şöleni kastettiğini anlarlardı. Onlar bunu önemli görmüyorlar; kendilerine göre bu, bir şölen değil. Daveti reddedenlerin yapacak başka işleri var. Kralın sevinci onları ilgilendirmiyor. Kral, oğlunun düğünü için bu ziyafeti veriyor: Oğul, gelin yani İsrail halkı için hayatı verecek. İlk davetlilerin reddetmesi üzerine, kral başka insanlar bulmak için çaba sarf ediyor: ya günahkar ya da hasta oldukları için Allah’ın huzurunda bulunmaya layık görülmeyen, “kötü ve iyi” olarak nitelendirilen, en alt tabakada sayılan herkesi buluyor. Bunlar davetten keyif alacak ve krala sevinç vereceklerdir. İsa, anlatısında onları zaten salonda, yemek yemeye ve sevinmeye hazır halde bize gösterir. Baş kahinler ve Ferisiler neyi anlayabiliyorlar? Kendilerini, peygamberlerin vaatlerinden yararlanmak üzere Allah tarafından davet edilmiş sayanlar onlardır. Fakat onlar için bu vaatler uzak, asla gerçekleşmeyecek şeylerdir: Kendilerini, yaptıklarından kimseye hesap vermek zorunda olmayan efendiler olarak görürler. Tapınak alanında bile kendi çıkarları için rahatsız edilmeden işlerini yürütebilirler. Kesinlikle, Nasıra’dan gelen biri, kendilerinin lanetli saydıkları o halk tarafından alkışlansa bile, onların niyetlerini değiştirmez. İsa, henüz sona ermemiş olan benzetmesini sürdürür. Son kısım, öğrencileri için de bir ders olacaktır. Düğüne katılanlar arasında dikkat çeken biri vardır. Gelmiş, daveti kabul etmiştir, fakat düğün kıyafetini giymeyi reddetmiştir. Neden? Kendi kıyafetini değiştirmeyi kabul etmiyor mu? Diğer davetlilerle birlik içinde olmak için hiçbir şey yapmayı istemiyor mu? Bu, kibirli bir davranış mıdır? Ziyafete katılma hakkına sahip olduğunu mu düşünüyor ve bunu karşılıksız bir armağan olarak görmüyor mu? Benzetmede kral bu reddetme karşısında öfkelenir ve kibirli, iddialı adama sorular sorar. Adam cevap veremez : kutsal bir gerekçesi yoktur ve göklerin krallığına layık olmadığı için dışarı atılır. Bu krallıkta sadece alçakgönüllülere, şükran duymaktan mutluluk duyanlara yer vardır. Bunu bilmek, öğrenciler için de yararlı olacaktır, çünkü onlar da kibirli ya da gururlu ayartmalara maruz kalabilecekler. Havari, Filipililer cemaatine yazarken, onlardan aldığı armağanlar nedeniyle duyduğu sevinci dile getirir. O onlardan hiçbir zaman bir şey istememiştir; aksine geçimini sağlamak için çalışmaktan her zaman memnun olmuştur. Yakın olduğu bu cemaatten de hiçbir şey istememiştir, fakat şimdi onların cömertliğini görmekten mutluluk duymaktadır; “Allah da, Mesih İsa’da, kendi zenginliğine göre her ihtiyacınızı cömertçe karşılayacaktır” diye emindir. Böylece, kendi cemaatinden maddi yardım almayı kabul eden Aziz Pavlus’un alçakgönüllülüğünü görüyoruz. O, onlara, tanıklık eder: her şeye, açlığa da tokluğa da, alışmış, çünkü “Beni güçlendirenin aracılığıyla her şeyi yapabilirim”. İsa, her durumda, hayatında daima mevcuttur: hem açlığa hem de refaha değer kılan O’dur; tam da tapınağın baş kahinleri tarafından reddedilen O’dur. Onlar, İsa’nın kendilerini rahatsız ettiğini ve O’nu gereksiz buldukları için ziyafet şölenini reddettiler. Biz seni kabul ediyoruz İsa, ve Baba’nın ve senin için şenlik yapmaya çağırdığı herkesin gözünde hoş görülmek için, seninle donanmayı kabul ediyoruz!
İsa’nın baş kahinlere ve ihtiyarlara anlattığı bu benzetme, kurnazlık ve sağduyuyla hareket etmeyi bilen sevginin bir eseridir. O, Kral Davut’u zina ve cinayet gibi ağır günahlarından tövbe etmesi üzere gönderilen peygamber Natan’ı taklit eder. Natan nasıl yaptı? Bir benzetme anlattı ve ardından benzetmedeki ana karakterin davranışına ilişkin Davut’tan bir görüş istedi. Görüşünü açıklarken Davut, kendisini ölüm cezasına çarptırılmış saydı. İsa da öyle: benzetmesindeki kahramanlar hakkında görüş isteyecek ve önderler kendilerini mahkum edecekler. Onların günahı gerçekten çok ağırdır: peygamberlerin Mesih tarafından gerçekleştirileceğini müjdeledikleri mucizelere tanık olmuşlardır.
Körlerin gözlerini açmak ve sakatların sevinçten zıplamasını sağlamak gibi mucizeleri gören kimse, o peygamberlik sözlerini hatırlamadan edemez ve bunları gerçekleştirmek için gönderilen kişiyi, Davut’un Oğlu, Allah’ın Oğlu’nu tanımadan edemez! Onlar, tüm bu kanıtlara rağmen İsa’yı tanımak istemediler; aksine, sıradan halkın O’nu tanımasını engellemek için her şeyi yapıyorlardı. Benzetme, ev sahibinin özenle dikip koruduğu bağla ilgilidir. Bağdan bahsetmenin ne anlama geldiğini herkes bilir: Zaten Yeşaya, kitabının bir bölümünü şu sözlerle başlatmıştı: “Sevgilimin verimli bir tepenin üzerinde bir bağı vardı”, “üzüm vermesini bekledi; oysa bağ, olgunlaşmamış üzümler verdi”. Ve o bağın, İsrail halkının bir simgesi olduğundan başka bir şey olmadığını anlamamızı sağlayarak devam etmişti. Bağ neden olgunlaşmamış üzümler verir? Halk, kendisini Allah’ın yasası konusunda eğitebilecek yetkin başlara sahip değildi ve sevgi ve merhamet dolu Allah’ın bilge ve özgürleştirici emirlerine itaat etmesine yardımcı olacak bir örnek de onlara verilmedi. İsa sözlerine şöyle başlıyor “Dinleyin”. Bu, Kutsal Yazılarda sıkça geçen bir kelimedir. Allah halka “Beni dinleyin” ya da “Beni dinleseydiniz” diyordu, ama şimdi İsa sadece “Dinleyin” diyor. Böylece, dağda üç havarisine “O’nu dinleyin” demiş olan Baba’nın Sözünü bize verenin Kendisi olduğunu anlamamızı sağlıyor. İsa’yı dinlemek önemlidir. İyi bakılmış bağ, onu işleyecek çiftçilere emanet edilir. Hasat zamanı geldiğinde, sahibine ona düşen payı vereceklerdir. Oysa… Oysa sahibinin güvenini kazanmış olan o çiftçiler, sahibinin payını tahsil etmek için gönderdiği hizmetkarları öldürürler. “son olarak” tek oğlunu gönderir; onlar ona aynı şekilde davranırlar; kötü insanlara yakışır bir mantıkla: mirasçıyı öldürelim. İsa’nın bu benzetmeyi anlattığı kişiler, O’nu ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi; dolayısıyla durumlarına yapılan ima açıktı. Natan’ın Davut’a yaptığı gibi, İsa da onlardan bu çiftçilerin neyi hak ettiklerini söymelerini ister. Ve onlar, hiç tereddüt etmeden, bu çiftçilerin ölümü hak ettiklerini ve bağdan tamamen çıkarılmaları gerektiğini, bağın da başkalarına devredilmesi gerektiğini söylerler. Kendi günahlarını kabul etmedikleri için, henüz kendi mahkumiyetlerini ilan ettiklerinin farkında değillerdir. Rab, tapınağa eşlik eden hacıların söylediği mezmuru kullanarak, onları başka bir düşünceye davet eder. O mezmur, sonunda, inşaat sorumluları tarafından reddedilmiş, fakat daha sonra Allah’ın müdahalesi sayesinde tüm binaya sağlamlık ve güvenlik kazandıran ana taş haline gelmiş köşe taşı olan bir binadan bahseder. Bina ve taşlara yapılan bu atıf, bizi tam da O’nun, yani halkın iyiliğinden sorumlu olanlar tarafından ölüme mahkum edilen köşe taşı İsa’nın üzerine kurulmuş Kilise’yi düşünmeye hazırlar. İsa ölümünden sonra, İsa Allah tarafından elinden tutularak yeniden hayata döndürülecek, hatta diriltilecektir. Ve Kilise, onu yönlendirecek ve meyve vermesi için besleyecek olan havarilerine teslim edilecektir; bu meyve, Baba’nın beklediği ve arzuladığı meyvedir: tüm insanları, hem Peder’den hem de Oğul’dan armağan olarak aldığı sevgiyi yaşayan tek bir halk olarak bir araya getirmek. Kilise, Allah’ın krallığı ya da göklerin krallığı olarak adlandırılan o yeni halk olacaktır. Bu halkı oluşturacak herkes, Baba’nın iyiliğine ve merhametine güvenecek ve bu nedenle, Aziz Pavlus’un öğütlediği gibi, hiçbir nedenle endişelenmeyeceklerdir. Güvenli ellerde olduklarını bilirler ve sevilen çocuklar olarak dinleneceklerine güvenerek dua etmeye devam ederler. Duaları kabul edilir, çünkü onların ilk ve en kesin duası, Baba’nın isteğini yerine getirmenin güçlü arzusu ile birlikte gelen dinleme tutumudur. Ve dualarının kabulü şu şekilde ortaya çıkar: “Her aklın ötesinde olan Allah’ın esenliği, Mesih İsa’da kalplerinizi ve zihinlerinizi koruyacaktır.” İsa, tam da Peder’in dünyayı değiştirmek, onu itaatsizliğin yerinden sevginin yerine, dolayısıyla da herkes için barışın yerine dönüştürmek üzere gönderdiği kişidir.
Aziz Pavlus’un Filipililere yazdığı mektupta, onlardan teselli ve rahatlık aradığını ifade eden samimi sözlerini duymak bize çok iyi geliyor. Peki, bunu bulabilecek mi? İyi bir ebeveynin çocukları arasındaki birlik ve uyumdan teselli bulması gibi, Pavlus da Hristiyanların birliğinden, karşılıklı sevgilerinden ve Hristiyan topluluklarının içinde de kolayca ortaya çıkan bölünme ya da kıskançlık ayartmalarına karşı kazandıkları zaferlerden teselli bulur. İnsanların düşmanı olan “Bölücü”, her zaman pusuda beklemektedir ve kalpleri bölmekle aralarındaki Allah’ın eserini yok etmenin yeterli olduğunu bilir. Bu nedenle Aziz Pavlus, üstünlük ya da kibir arzusuna boyun eğmemeyi, aksine alçakgönüllülükte yarışmayı güçle tavsiye eder: “Herkes başkalarını kendinden üstün görsün. Herkes kendi çıkarını değil, başkalarının çıkarını da gözetsin”. Bu elbette kolay değildir, fakat kendini inkar edip tam bir birlik ve huzurlu bir uyuma ulaşmanın yolu vardır: İsa’nın insanlığına, yeryüzündeki yürüyüşüne, ilahi yaşamdan alçalıp insan yaşamını tüm zorlukları ve çelişkileriyle birlikte yaşamayı seçmesine sevgi ile bakmaktır. İsa’nın hayatında alçakgönüllülüğe ayrılan yer oldukça önemlidir; bunu, O’nun aşağılanmaları, özellikle de sadece acı verici değil, aynı zamanda aşağılayıcı bile bir ölümü kabul ettiğinde görürüz.
İsa’yı gözetmek! Bu çok bariz bir şey gibi görünse de, havari bunu Hristiyanlara hatırlatma gereği duymaktadır: bunu unutmak kolaydır. Rab’bin Beden Almasına ve Istıraplarına dikkatimizi yönelterek, köydeki cemaatlar ve başka Hristiyan gruplar içinde baskın hale gelen gerilimleri ve sürtüşmeleri aşmak için ilham ve içsel güç alırız; bu daima gereklidir, çünkü bazıları gözlerini İsa’ya çevirmeyi unutur. İsa’ya baktığımızda sadece haçı değil, aynı zamanda O’nun Peder tarafından yüceltilişini de görürüz. Şimdi O’nun önünde “her diz çöker” ve “her dil” O’nu yüceltir. Bu bizi umutla doldurur ve kardeşlerimizin hatalarına ve günahlarına sabırla tahammül etmek, hizmetlerimizi ve sadakatimizi alçakgönüllülükle sürdürmek için bize daha da fazla güç verir. İlk okuma ve İncil, kişisel sorumluluğumuza dikkatimizi çekmek istiyor. Peygamber Hezekiel, bize, Allah’a bir şeyler öğretebileceğimizi iddia ederek günahlarımızdan O’nu sorumlu tutma eğiliminden, yani “Rab’bin davranışları doğru değil” diyerek O’nu suçlama eğiliminden dolayı bizi uyarıyor. Her birimiz, ne kadar iyi olsak da, itaatsizlik ettiğimizde sanki kendi kendimizi ölüme mahkum ediyormuşuz gibiyiz. Oysa kötü bir kişi tövbe ederse, yaşam yoluna girer. Hristiyan cemaatte herkes kendi davranışlarına dikkat edecektir: Bir kardeşimiz kötü davranırsa, ben onu taklit etmeye ya da sevgisiz bir şekilde tepki göstermeye yetkim yoktur. İsa, bu öğretiyi iki oğulun benzetmesiyle vurgular: biri itaat etmek istemez, ama sonra pişmanlık duyar ve itaat eder; diğeri ise babasına “evet” der, ama sonra hiçbir şey yapmaz. Rab, sözde güzel bir “evet” diyenlerle, Allah’a layık olduklarını düşünüp övünen ve O’nu güzel unvanlar ve ilahilerle yücelten, fakat O’nun yaptıklarına dikkat etmeyen ve O’nun isteğini, özellikle de Allah’ın armağanı olan Oğlu’nu kabul etme isteğini yerine getirmeyen dindar kişileri temsil eder: gerçekten bunlar, eski peygamberlik sözlerinin tam da İsa’da ve O’nun aracılığıyla gerçekleştiğini kabul etmeyi reddediyorlar. Diğer oğluyla ise, tamamen yoldan sapmış, ateist gibi yaşayan, bu dünyevi şeylere dalmış, tutkularını tatmin eden, fakat daha sonra İsa’nın Allah’tan geldiğini kabul eden, O’na yaklaşan, O’nu dinleyen ve O’nu sevmeye başlayarak hayatlarını değiştiren insanları temsil eder: bunlar vergi tahsildarları ve fahişelerdir. Bu olaylar ayda değil, tam da burada, bugün, aramızda gerçekleşiyor. İsa, sözlerinin, halk tarafından saygın ve itibarlı sayılan kişiler için, yani önünde duran baş kahinler ve din bilginleri için bir azarlama gibi geldiğinin farkındaydı: Bunlar sadece azarlama değil, aynı zamanda O’nun sözünün Allah’ın Sözü olduğunu kabul ederek O’nu kabul etmeleri ve dinlemeleri için bir bildirme, öğüt ve teşvikti. İşte, bu sözleri her şeyden önce benim içindir. İsa’nın Allah’ın gönderdiği kişi olduğuna iman etmeye ihtiyacı olan benim; O’nun Oğlu’nu kabul edip dinleyerek Allah’a gerçekten itaat etmem için uyarılmaya ihtiyacım olan benim; aksi takdirde, ait olduğum Hristiyan cemaatinde kolayca bölünmeler, iddialar ve alınganlıklar ortaya çıkacaktır. Bunlar benim tarafımdan da olacaktır. Bu şekilde Allah’a şan vermeyeceğim ve vermeyeceğiz. Öyleyse gözlerimizi İsa’ya sabitleyelim, her zaman O’nun yanında olmaya karar verelim!
İsa, Petrus’un bir sorusuna cevap vermek ister, daha doğrusu cevap vermek zorundadır. Zenginliği yüzünden Rab’bi izlemeye cesaret edemeyen gencin arkasını dönüp gittiğini gördükten sonra Petrus söz alarak, kendilerinin, yani öğrencilerin O’nunla birlikte olmak için her şeyi bıraktıklarını söyledi. Ve sordu: “Peki biz ne kazanacağız?”. Biz de kendimize soruyoruz: Allah’ın krallığında ödüller nelerdir? Gökten gelen Kral’ı izleyenler ne elde ederler? Bu dünyada en azından biraz refah, biraz daha fazla servet, görünür bir ödül elde edecekler mi? Bunlar, Hristiyanların ağzından sıkça duyulan sorulardır: ‘Dua ettim, ayine gittim, uzun hac yolculukları yaptım, ama işte bu hale geldim: fakir, hasta, beklenmedik haçları taşımak zorunda! Emeklerimin karşılığı bu mu?’. İsa’nın cevabı, peygamber Yeşaya tarafından önceden müjdelenmiş bir benzetmedir; Yeşaya, Allah adına şu gerçeği aktarmıştır: “Benim düşüncelerim sizin düşünceleriniz değildir, sizin yollarınız benim yollarım değildir”. Eğer öyleyse, Allah’ın düşüncelerini öğrenmemiz ve dolayısıyla tamamen yanlış olan, bizi aldatıp göklerin krallığına değil dünyaya ait kılan kendi düşüncelerimizi değiştirmeye hazır olmamız gerekir. Nitekim peygamber şöyle devam eder: “Gök yeryüzünden ne kadar yüksekse, o kadar… benim düşüncelerim de sizin düşüncelerinizden yüksektir”. Bu zararı gidermek için ne yapacağız? Havarinin bize tavsiye ettiği gibi, İsa’nın Sözüyle tutarlı olmak için O’nu dikkatle dinleyeceğiz: “Öyleyse Mesih’in Müjdesi’ne layık bir şekilde davranın”. O “Mesih’le birlikte olmak için bu hayattan ayrılmayı arzuluyorum, … ama sizin için benim bedenimde kalmam daha gerekli” diyerek bize bir örnek sunar. Arzularımız, bu dünyada refah arayan dünyevi arzular olmayacaktır: Aziz Pavlus, Mesih İsa ile birleşmek için ölmeyi arzulamaktadır! Fakat bu arzu da manevi bencillikten kaynaklanabilir; bu nedenle kardeşlerini sevmek için, acı çekmek üzere bu dünyada kalmaya razı olur. Evet, çünkü İncil’i yaymak için o her zaman her türlü acıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Göklerin krallığında kendisi için yaşamaz! İsa tam da göklerin krallığından, yani yukarıdan gelen, Peder tarafından gönderilen Kral ile, yani Kendisi ile birlikte yaşama biçimimizden bahsediyor. O, bu benzetmeyi de diğerleri gibi şöyle başlatır: “Göklerin krallığı şuna benzer…”. Öğrenmeye dikkat edeceğiz. Bir ev sahibi bir bağa sahiptir: Dinleyenler elbette Allah’ın sevdiği halkı düşünür. Bağ, şarap yapmak için üzüm verir, fakat üzümleri toplamak ve sıkmak için çok sayıda işçiye ihtiyaç vardır. İşte bu ev sahibi, günün her saati işçi aramaktan başka bir şey yapmaz. Bağı işçilerle doldurmak ister. İşsiz olan herkes uygundur: onları özgeçmişlerini sormadan çağırır. Onlara ücret ödemekle de ilgilenir: ilk gelenlerle anlaşır ve günde bir dinara üzerinde mutabık kalır. Diğerlerine ücretten bahseder, fakat sadece bir ücret olacağını ve adil olacağını söyler. En son gelenlere, yani öğleden sonra saat beşte gelenlere, ücretten hiç bahsetmez bile. Herkes çalışır: Efendi için gerekli olan tüm şarap hazır olacaktır. Bununla ne yapacak? Kana’daki düğün için, oğlunun düğünü sayesinde yeryüzüne sevinç yaymak için ona ihtiyacı var! Ve Son Akşam Yemeği için, Oğlu’nun kanının kadehi için, her zaman O’nu kabul edecek insanlara bağışlama bahşetmek için ona ihtiyacı olacak. Efendinin, ücreti dağıtmakla görevli bir idarecisi vardır. En son gelenlerden, yani en az çalışmış olanlardan başlamalıdır. Her biri bir dinar alır, diğerleri de öyle. Neden? Bu efendi, birinin yaptıklarına veya kaç saat çalıştığına göre neyi hak ettiğini sorgulamıyor mu? Hayır, bu efendi saatlerin sayısına ya da işin miktarına bakmaz. Her birinin yüzüne bakar ve herkesin, en son gelenler dahil, kendisine itaat ettiğini, onu sevdiğini ve hizmet ettiğini, sadakatle onun kulları olduklarını görür. Bu yüzden onlara sevgisini bahşeder. Bu sevgi bölünemez; birine tam, diğerine yarım veremez. Onun sevgisi, somut haliyle, Oğlu’dur. Ve bu, son dakikada gelmiş çarmıhtaki hırsız için olduğu gibi, herkes için tamdır: o hırsız son dakikada tövbe ederek O’nun oldu, O’nun dostu, O’nun krallığının bir üyesi oldu. Efendi en son gelenlerin aldıklarına kıskançlık gösteren ilk gelenlerden birine şöyle demelidir: «Bu son gelene de sana verdiğim kadar vermek istiyorum: Kendi malımla istediğimi yapamaz mıyım?». Çünkü ödülü verirken, O, her birinin yaptığı işe değil, onların itaatine ve herkes için eşit olan kendi iyiliğine bakar: herkesin bunu görmesini ve bundan yararlanmasını ister. Göklerin krallığında herkes O’ndan, kardeşlerine O’nun gözlerinin ışığıyla, iyilikle bakmayı öğrenecek; aksi takdirde, göklerin krallığında olmaktan sevinç duymayacaklar. Gerçekten de O’nun düşünceleri bizimkilere benzememektedirler.